Bir Gazetecilik Öğrencisinin Günlüğü
- 11 Şub
- 4 dakikada okunur
Gazetecilik öğrencisi olmak, çoğu zaman bir meslekten çok bir ruh halidir. Sürekli tetikte olmak, olup biteni sadece görmekte yetinmeyip anlamaya çalışmak demektir. Derslikte otururken bile zihnin dışarıdadır; bir sokakta, bir haberde, bir insanın suskunluğunda. Hocalarımız bize haberin tanımını yapar ama bazı şeyler tanıma sığmaz. Çünkü haber bazen söylenen değil, özellikle söylenmeyendir.
Dersler ilerledikçe insan şunu fark ediyor; bu meslek yalnızca yazmakla ilgili değil. Dinlemekle, beklemekle, sabretmekle ilgili. Bir cümleyi kurmadan önce defalarca düşünmekle, bir başlığı atmadan önce vicdanını yoklamakla ilgili. Amfide anlatılan teoriler, etik ilkeler ve kurallar; dışarıda hızla akan, bazen acımasız bir gerçekliğe çarpıyor. İşte o çarpma anında insanın içindeki gazeteci şekilleniyor.
Staj arayışı bu yolculuğun belki de en kırılgan durağı. CV hazırlamak, kendini birkaç başlık altında anlatmaya çalışmak… oysa kimse sabaha karşı yazdığın taslakları, defalarca silip yeniden kurduğun cümleleri görmüyor. Bir mailin cevabını beklerken geçen günler, insana sabrı öğretiyor ama aynı zamanda sessiz bir yorgunluk bırakıyor. Bazı kapılar hiç açılmıyor, bazıları ise neden kapalı olduğunu bile açıklamıyor. İnsan ister istemez kendine soruyor; eksik olan ne? Bazen bu sorunun cevabı bile yok.
Mesleki kaygılar da bu günlüğün en ağır satırlarını oluşturuyor. Gazetecilik yapmak mı zor, gazeteci kalabilmek mi? Doğrunun hızdan, insanın rakamlardan daha kıymetli olduğu bir alanda tutunmaya çalışmak kolay değil. Haber değeriyle insan değeri arasına sıkışıp kaldığın anlar oluyor. Ama yine de bir haberin bir hayatı görünür kılabileceğini bilmek, bu kaygıların arasında nefes aldırıyor.
Bu yolculukta insan en çok kendisiyle yüzleşiyor. Ne kadar dayanıklıyım, ne kadar vazgeçmeye yakınım, hangi noktada susarım, hangi noktada konuşurum… gazetecilik öğrencisi olmak, bu soruları erken yaşta sormaya başlamak demek. Sessiz kalmanın da konuşmanın da bir bedeli olduğunu erken öğreniyorsun. Doğru anı, doğru cümleyi aramak insanı içten içe tüketiyor.
Bir de görünmeyen yorgunluk var. Kimsenin alkışlamadığı, kimsenin fark etmediği bir yorgunluk. Sürekli okumanın, sürekli takip etmenin, gündemin ağırlığını omuzlarında taşımanın yorgunluğu. Bazı haberler insanın içinde çıkmıyor; geceleri aklına geliyor, zihninde dönüp duruyor. İşte o anlarda gazeteciliğin sadece bir iş değil, bir yük olduğunu da anlıyorsun.
Zamanla insan kendini başkalarıyla kıyaslamaya başlıyor. Kim nerede staj yapıyor, kimin yazısı yayınlandı, kim daha hızlı ilerliyor… oysa herkesin yolu başka, yükü başka. Ama bunu kabullenmek kolay değil. Başkalarının başarıları sevinçle birlikte sessiz bir eksiklik hissi de bırakıyor. İşte tam o noktada, gazetecilik öğrencisi kendi sesini kaybetmemeye çalışıyor. Çünkü bu meslekte en çabuk kaybolan şey, başkasına benzemeye çalışırken kendi sesin oluyor.
Yine de umut, bazen hiç beklemedik bir yerden geliyor. Bir hocanın cümlesi, okuduğun bir yazı, küçük bir geri dönüş… ‘yalnız değilsin’ hissi, bu yolun en kıymetli armağanı. Çünkü bu mesleği seçen herkes az çok aynı belirsizliklerden geçiyor. Farklı hikayeler, benzer kaygılar….
Gelecek hala muğlak. Nerede olacağım, ne yazacağım, sesimi ne kadar duyurabileceğim bilinmiyor. Ama şunu biliyorum: ben bu mesleği cevaplar vermek için değil, sorular sormak için seçtim. Görmezden gelineni görünür kılmak, duyulmayanı duyurmak, sıradan görünenin içindeki hikayeleri aramak için.
Bazen düşünüyorum da, bu mesleği seçmek bir türlü yalnızlığa da kabul etmek gibi. Kalabalıkların ortasında bile mesafeli kalmayı öğreniyorsun. Her olaya dahil olmuyorsun ama her şeyi hissediyorsun. Bir haberin ortasında durup tarafsız kalman bekleniyor, ama insan olmanın ağırlığı çoğu zaman buna izin vermiyor. Gördüğün adaletsizlikler, duyduğun hikayeler, tanık olduğun suskunluklar sende birikiyor. Gazetecilik öğrencisi olmak, bu birikimle ne yapacağını öğrenmeye çalışmak demek.
Zamanla şunu anlıyorsun: her haberi yazamayacaksın. Her doğruyu duyuramayacaksın. Bazen kelimelerin yetmeyecek, bazen de kelimeler fazla gelecek. Ama yine de o defteri kapatmıyorsun. Çünkü yazmadığında eksiliyorsun. Yazmak, bazen dünyayı değiştirmek değil; kendini kaybetmemek için yaptığın bir şey oluyor.
Bu süreçte korkular da sessizce büyüyor. İş bulamama korkusu, duyulmama korkusu, sıradanlaşma korkusu… en çok da ‘bunca emek boşa mı gidecek’ sorusu. Ama sonra dönüp kendini bakıyorsun. İlk günkü heyecanını, bir haber fikrini anlatırken gözlerinin parladığı anları, iyi bir metin okuduğunda içinde geçen o tanıdık isteği hatırlıyorsun. İşte o an, hala buradasın diyorsun.
Gazetecilik öğrencisi olmak, bazen çok güçlü hissetmek, bazen de fazlasıyla kırılgan olmak demek. İkisi de aynı anda mümkün. Hem umutlu hem yorgun olabiliyorsun. Hem inatçı hem şüpheci. Belki de bu mesleğin asıl gerçeği burada yatıyor: çelişkilerle yürümeyi öğrenmekte.
Bazen bu yolun neden bu kadar uzun sürdüğünü düşünüyorum. Neden her şey hemen olmuyor, neden emek bu kadar geç karşılık buluyor? Gazetecilik öğrencisi olmak, hız çağında yavaş kalmayı öğrenmek gibi. Herkesin bir yerlere yetiştiği bir dünyada sen durup bakıyorsun. Ayrıntıyı görmeye, sesi duymaya, boşlukta kalan cümleyi fark etmeye çalışıyorsun. Belki de bu yüzden bu meslek aceleyi sevmiyor.
Zaman geçtikçe insan, hayallerini de yeniden şekillendiriyor. İlk başta her şey Çok net gibi geliyor: büyük haberler, güçlü manşetler, kalabalık ekranlar. Sonra yavaş yavaş anlıyorsun ki asıl mesele görünür olmak değil, doğru yerde durabilmek. Kendi çizgini koruyabilmek. Herkesin konuştuğu yerde susmayı, herkesin sustuğu yerde konuşmayı seçebilmek.
Bu süreçte çok şey öğreniyorsun ama en çok da beklemeyi. Bir cevabı, bir fırsatı, bir `evet` beklerken insan değişiyor. Daha sakin, daha temkinli ama aynı zamanda daha kararlı oluyor. Vazgeçmek kolay, kalmak zor. Gazetecilik öğrencisi olmak, zor olanı seçmeye devam etmek demek.



Yorumlar